Gerçekten şehirler ağlar mı?
Geçen ilkbahar köy köy gezerken bu şehir bana mahmurlu yarı açık gözlerinden duru bir ışığın aktığı hassas genç bir kız gibi görünmüştü. Sarı çiçeklerin kırmızı tülbentinde rüzgarda savrulduğu hayata aç, masum bir bakıştı bu. Sıcacıktı. İnsanın içine ılık bir şeyler akıyordu o bakışlar altında. Ne küçülüyordun karşısında, ne de büyüyordun. Her hücremin nefes aldığını, tazelendiğimi hissediyordum. Unutkandı bu bakışlar, hafızası yoktu. Kıyafetindeki lekeleri andıran kara taşların bir önemi yoktu bu coğrafyada. Tanık olduklarının, onca gözyaşının, eskilerin, yenilerin önemi yoktu. Bir soluk vardı sıcacık.
Oysa hangi Siverekliyle konuşursanız, hani ayak üstü uğrarken bile çay ısmarladıkları ve o çayın buğusuna benzer sıcak nefesleriyle, kirli sakalları esmer tenlerinde gözlerinde siyah halkalar ama kırık bakışlı, hüzün sever hemşerilerimle, size bu şehri vefasız bir sevgiliye, ağlamayı bilmeyen yüreği soğumuş bir adama benzetir.
Yine de bu şehirden yüreği hassas bu kadar adam nasıl çıkar? Bu adamlar ki şehirler ağlatır…
Geçen hafta koca şehirleri yüreğine sığdırmış, her hikayesinde bir şehri ağlatan bir hemşerimizin, çok saygı duyduğum bir “dostumun”, yeni çıkmış kitabını bir solukta okudum. Sayın Mustafa Sancar ağabeyimin yeni kitabı “ Şehirler Ağladığında” romanı Berfin yayınlarından geçen ay çıktı. İlk baskısının tükendiğini, ikinci baskısının ise yoğun bir şekilde talep gördüğünü duydum. Kitabı elime alınca, daha ilk sayfada “ deniz kıyısında, üzerine yosun kokusu sinmiş bir şehirde” açtım gözlerimi. “ Başak sarısı saçları dağ esiltili, denizin rengini almış gülen gözleriyle, on üç on dört yaşlarında ak tenli” Yıldız karşıladı beni. Bir bardak su ikram etti. Hikayelerine kulak verince ben de ağladım, şehirler de.
Mustafa Sancar bu romanında çok farklı bir kurguyla hikayelerini işlemiş. Koca kitap abartısız bir şekilde bir soluğa sığmış. Bir okuyucu olarak kocaman yüreğine bir kez daha tanık oldum, sayın yazarın. Nasıl bir soluk bu imrendim, biraz kıskandım, çok ta mutlu oldum. Tüm kitap bu deniz şehrinde mest edici bir melteminin hafifliğinde. O kadar içten ve samimi, o kadar gerçekçi, o kadar incitici hikayeler ki… Her bir hikayede kendimi buldum. Her bir hikayede inceden kanadım.
Kitaptan Giritli Nergiz’in kemanı yankılanıyordu odama. O tiz hüzünle yüreğim daraldı ama aynı hikayede “ hayata tutunmanın bir mucize” olduğuna tanık oldum. İnsan olmanın erdemine, soyluluğuna şahitlik ettim. Bu soyluluk müzikle, şiirle, resimle, tiyatroyla, emekle, dostlukla, vefayla aktı içime. Tazelendim. Melike’nin hikayesi bir kılçık olup battı yüreğime. Kendimden utandım.
Tüm eksik ve kusurlarıyla roman çilli güzel bir yüzün sade ama evrensel güzelliğiyle hafızama ve yüreğime işledi. Romanın Türk edebiyatı için bir kazanım olduğunu dünya edebiyatına katkı sunduğuna yürekten inanıyorum. İnsanlık serüvenine “bir ışık tutmuş” sevgili hemşerimiz. Onun deyimiyle “ aşk olsun” demek istiyorum kendisine.
İsmail Öğretmenin bıraktığı notta sayın yazar şöyle sesleniyor okuyucusuna:
“ Ölüm ardından ağlayan şehirler bırakarak denize açılmış, bir adanın kıyısına vurmuş, gövdesi kuma gömülü bir sandal yalnızlığıdır belki…”
Başka bir söz söylemeyeceğim.
Haddimi bilirim ben.





